Cuma, Şubat 08, 2008

TK 428: Kapanış

Hava soğuk ve karanlıktı. Herhalde daha önce de üzerinden geçtiğim bir sahil yolunda normalde sorun edilmeyecek ama böyle bir araca göre korkutucu bir süratle ilerliyordu otobüs. Rahatsız bir koltuk ve loş ışıklar altında dinlediğim Radiohead şarkılarının etkisiyle giderek kendimden geçiyor, hızla önünden yol aldığımız dalgalara göz yaşları eklemek istiyordum. Bu hüzünlü İETT vagonunun tam ortasında o gün orada olan herkesin gözüne güzelliksizliğimi sokacak kadar belirgin derecede büyük, bir o kadar da yorgunluktan kambur ve yüksek sesle müzik dinleyen adam bendim. Artık insanlar gözünde iyi anlamda değil kötü anlamda bile s.kleniyor olduğumu sanma fikrinin yarattığı yıkılmayı tam içselleştiriyordum ki, genç, genç olduğu kadar güzel bir kız "ayy çeker misiniaz beyfendi şu valiziniziee" diye çemkirdi bana. Bunu işitir işitmez kafamı hızla yukarı kaldırıp karşımdaki kızceğize gayet yüksek bir oktavdan "s.kerim senin belanı lan! kaldır kıçını geç işte. durmuş name yapıyor bana, s.ktir bok!" diyecek gibi baktım. Herhangi bir tepki göstermedim. Zaten o da yüzümün kozmetiksizliğinden etkilenmiş olacak ki çok da fazla s.klemeden çıkıp gitti. Yine dalıp giderken otobüs bir kavşağı döndü. Soluma baktım, İstanbul'da bu kadar büyük bir katsız arazinin var olmasının ancak tek bir olasılığı olabilirdi. Varmıştık işte. Bir zamanlar hakkında cümleler bile kuracak kadar bana umut pomplalayan AHL'ye. Daha önce izlediğim ve çok sevdiğim filmin bitişine gelmiştim yine.

Alana indiğimde hava iyiden iyiye acımıştı. Radiohead dinlemek beni terörize ettiğinden kelli karışık karışık müzik çalmasını emrettim cihaza. Daha ilk şarkı The Silent Man'di. Küfrettim. Hızla içeri girdim. Yaklaşık yirmi dakika ve iki zorunlu legal striptizden sonra sanki b.k varmışcasına beni buradan götürecek TK 428'i beklemeye başladım. Havaalanları her zaman bana anlamsız bir mutluluk vermiştir. Belki sırf görüntülerinden dolayı. Belki yıllar yılı klişe filmlerden zihnimi doldurmuş ve mutlaka her biri iki ila yetmiş yedi dakika sonra sevişmeye varan havaalanı kavuşma sahnelerinden. O zaman oradayken de, şimdi buradayken de bunun hakkında neden diye sorulsa verecek herhangi bir yanıtım yok. Çok olsa "gidebiliyor olmak" denen şeyin bende çağrıştırdığı güzelliklerdendir. Bunları bir çırpıda akıldan geçirdikten sonra oturmayı sürdürdüm. Yapacak bir uğraş yaratamadığım her halimden belli oluyordu. Bir süre oturduğum yerden tatmin edici bir görüntü kesilemediği için bu boşluk ve anlamsızlık halimin yanında genellikleki yeri pek değişmeyen parasızlık pürmelalimi de ayyuka çıkaran şekilde türlü mağazaların önünden geçtim. Bir pet şişe içinde suyun iki hatta artı sıfır virgül yetmiş beş liradan satıldığı bir yerde hiçbir şekilde alıcı rolü oynamama imkan yoktu zaten. Bir an göze hitap etmiyor oluşumu Tom Hanks olmak zannedip bir fincan kadar filtre kahve içmeye yeltenir gibi olsam da sonra o parayı taksiye vereceğimi hatırlayıp vazgeçtim. İşte, tamamen başladığım noktaya geri dönüyordum. Gitmiş, görmüş, üzülmüş, saçma sapan şeylere b.k gibi para harcamış ve geri dönerken yine elinde gerçekten başarılmış hiçbir şey bulunduramayan biri olarak infaz saatimi bekliyordum. Bir an durup "b.k var .mına koyim istanbulda zaten" dedim. Bunu takiben dışarıdaki isli karanlığı seyredebileceğim bir yere geçtim. Birilerine anlatsam herhalde hüzünlü görüntümün tamamen buranın bir takım insanlarıyla ilgili olduğunu düşünürdü. Ben de öyle düşünüyordum gelirken. Gerçekten de birinci maksadım kişilerdi en başta. Yoksa hangi insan sıfıt derece hava sıcaklığında kalkıp Ayazağa diye bir yere gider? Halim kalmamıştı hiçbir yarım cümleyi tamamlaya. Hem kim yüzünden üzülecektim; eski yakın arkadaşım için mi? Eski hoşlandığım kiz için mi? Bunların aynısı bir buçuk saat sonra varacağım b.k deliğinde de vardı. Aslında Antalya ile İstanbul arasında o kadar da çok fark olmayabilir diye düşündüm. "Çakayım hepsine" reaksyonuna takiben neyse dedim. Zaten ben de bencil ve moralsiz bir hayvan olarak düşünmekten kaçmak ilk yapacağım şeydi. Kendi kendimden başka birinin sesi yankılandı bina boyunca. 102 numaralı kapıya doğru gitmem emrediliyordu. Gidiyordum. O uçağa son binen olacaktım ama en nihayetinde gidiyordum. Kendimi bir savaş kaybetmiş ve dönecek hiçbir yeri olmayan biri gibi hissettim. Aheste adımlarla en az kendisi kadar anlamsız bir kısaltması olan AYT'ye beni götürecek kahrolası 428 sefer sayılıya bindim.

"İnsanoğlunun yarattığı en büyük transportatörlerden birinin için nasıl da bu kadar dar olabilir?" diyerek ilerliyordum uçakta. Yerimin neresi olduğunu bilmiyordum. Zira havaalanına vardığım ruh hali içerisinde "yalnızca beş boş yermiş kalmış beyefendi nereyi istersiniz?" sorusunda "fark etmez" diye yanıt vermiştim. Bir dakika içinde yerimi buldum, pencere kenarıydı. Yalandan gülümsedim. Böylece yalnızca buradan s.ktir olup gitmek zorunda kalmayacak aynı zamanda giderken arkamda bıraktıklarımı da gecenin karanlığını eşşiz güzellikteki kılıçlar olarak yarıp geçecek ışıklarıyla görecektim. Bekleyemeye başladım. Bu esnada pek sevgilimi cihazımın yapacağı itlikten habersiz "yeterince" morali bozuk halde dışarı bakıyordum.. ve Packt Like Sardines In A Crushd Tin Box çalmaya başladı. Negatif ahengi insanın g.tünde şırıngayla basan bir giriş kısmı yetmiyormuş gibi Thom Yorke irrasyonel-mekanik sesiyle "after years of waiting, nothing came" sözlerini vuruyordu kulaklarıma. Birkaç dakika dayanabildim buna. Akabinde yapacağım şey bir pek yüzeysel örneğin daha beni o anlardan herhangi birinde nasıl da paramparça edebildiğine örnek teşkil edecekti. Radyoyu açtım, Radyo Eksen'i. İstanbul'da geçen tam dokuz günden sonra bu süre zarfında hiç olmadığı kadar temiz bir şekilde cayır cayır alternatif rock çalıyordu. Bunu da geride bırakacaktım. Bir an çok dehşetengiz sert şeyler dinleyerek bu ruh halini aşabileceğimi düşündüm. Yanımda o kadar da dehşetengiz hiçbir şey bulunmadığından gele gele Megadeth'in Addicted to Chaos'una gelebildim. İstanbul'a gelirken de bu şarkı çalıyordu. Aynı şarkı, aynı uçak, aynı mekan. Yalnızca farklı olarak ilk seferde bir gazlanma marşı olan şey benim için an itibariyle bir çıkış ağıtıydı. "Hay s.keyim be" şeklinde hönkürdüm kendi içimde. Beni paklayacak bir tane ses vardı sadece. O da buraya gelirken yolda kazara bulup ilerleyen gelecek zamanda mütemadiyen dinlediğim Skid Row'un Cats in the Cradle cover'ıydı. Gözlerimi kapattım. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Kabullenemesem kaç yazardı ki? Biri çıkıp da "beyfendi haydi gelin, s.kerttik uçuşu da gidişi de. gelin sittin sene burada olabilirsiniz hatta kalışınız için de her taksimden beşiktaşa inişinizde görüp 'vay .mına koyim' dediğiniz swiss ötel'i ayarladık" mı diyecekti? Uçak hareket etmeye başladı. Birazdan anesteziyi yiyecektim. Eğer o zaman yalandan moralimi düzeltmeye uğraşacak olsaydım bütün bu b.ktan mevzuları yanımda götürecektim. O yüzden de üzerine gitmeye karar verdim. Show Must Go On'u açtım. Benim için kah bestesi, kah güftesi, kah biraz evvelde bahsini geçtiğim ve kendisini tanımlayan sıfat öbeğini yazarken dahi hakkında yediğim b.ka küfürler yığdığım eski yakın arkadaşımı bana en çok hatırlattıran eser olması olsun epey kederlendirici, adeta hüzünlü bir Gönül Akkor şarkısıydı. Giderek hızlanıyorduk. Bir zamanlar adını bilmediğim sokaklarına onlarca anlam yüklediğim eninde sonunda adını sanını bildiğim manasızlıklar yumağına dönüşen bu kente bir şekilde ayak basıyor olduğum son anlardı.. ve havalandık.

Yerden yükseldikçe aklım çatallanıyordu. Sonradan ne olduğunu bile hatırlayamayacağım yüzlerce moral bozgunluğu doldurmuştu içimi. Kafamı çevirmeden gözlerimle son kez bakıyordum rüyalarımı parselleyen şehre. Birkaç dakika içinde İstanbul'un tam tepesindeydik. Daha birkaç gün önce üzerine yürüdüğüm caddeleri algılarımın bana sunabileceği en güzel kombinasyonla görüyordum. Müzik durmuştu, kalbim de durmuş gibi geliyordu. Hiçbir şey hissedemiyordum. Bu sağır edici sükuneti yanımda oturan kızın sesi bozdu. "Şey, peçete ister misiniz?" dedi. "Ne, ne için?" diyebildim. Nazikçe gözlerimi işaret etti. Sırılsıklam olmuşlardı ve farkında bile değildim. Teşekkür ettim. Seyre dalmış hale geri döndüm. Bir süre daha usulca geçip gidişleri izledim. Yapmak zorunda olduğum bir şey vardı, hem de tamamen kendi yolumla. Yine bir şarkı ve beni s.kertmesi olacaktı hikaye. En son kafamdaki şeye cesaret edebildiğimde dört gün önceydi ve beni hayatımda ilk kez gerçek olarak Taksim metrosunun yürüyen zeminlerinde dizlerimin üzerinde ağlatmıştı. Yine de bu seansı tekrarlamalıydım. Ya da başka bir yol bilmiyordum. Born on a Different Cloud çalacaktı Oasis'ten. Nereye gideceğini bilmiyordum. Bir süreç, bir keder yürüyüşü. Belki yalnızca kendi kendimin moralini s.kecek olmama yapıştırabildiğim özellikten uzak etiketler. Şarkı çalmaya başladı. Tam olarak bir kapanış şarkısıydı bu. Altı buçuk dakika içinde bu orta Avrupa “sertbest” dram filmi post modern bir bitişe sahne olacak ve siyah ekran üzerine yazılar akacaktı. Bitemeyen film tanımını düşündüm. Bitemeyen film, yazılmayan blog.. Yıllardır tek yaptığım dahil olduğum bütün fiillere olumsuzluk ekleri koymaktı. Sordum kendime, "biri ne kadar zaman boşa kürek çekebilir?" diye. Yine kendimden gelen cevapla yüzleştim yanaklarımdan yaşlar bir bir akarken, "beş yıl ve devam ediyor.." Şarkı derimin altını paslı bir bıçakla deşerken fark ediyordum neden bu hale geldiğimi, neden gözlerimin şiştiğini, neden mutlu olamadığımı. Bunun İstanbul'la, insanlarla, durumlarla hiçbir ilgisi yoktu. Aslında benim dışımdaki her şey gelip benim çözümsüzlüğümde düğümleniyordu. Çok uzun zamandır yüzleşmekten kaçtığım bir şeydi kendimle olan kavgam. Yaşamımda bir şey oluyor, bir şeyler bitiyordu. Bunlara nasıl bakıyor olduğum olan biteni zerre değiştirmiyordu ama beni gebertiyordu. Üstelik kendimi koyuverdikçe içinde var olmak zorunda olduğum sınırlara umutsuzca saldırıyordum. Bedenime, aileme, şehrime, ülkeme, toplumuma.. "Deniz gerçekten mutlu olmayı beceremedin mi?" diye sordum dolmuş gözlerle. O güne kadar yaptığım bütün hatalar, yarım bıraktığım her şey, geçmişte bir yerlere soktuğum herkes aklıma geldi bir anda. İlk defa kendimi diğer hepsinin yanında olumsuz anlamda marjinal görüyordum. Narsizmden eser kalmamıştı. Harap sinirlerle kaçtığım şeylere geri dönüyordum son sürat. Belki de İstanbul her şeyden çok bu yüzden bana hep bir vaha gibi gelmişti. Gerçek yaşama dair bütün sorunlar aynı şekilde, hatta daha sert olarak, orada da vardı ama başka bir yaşamdı. Bana ait olmayan, o yuzden de her şeyiyle benimseyebileceğim bir başlangıç. Bugüne kadar b.k etmemeyi başardığım birkaç şeyden biriydi İstanbul fikri. Orada da bir daha yüzünü görmek istemediğim insanlar ya da bir daha benim yüzümü görmek istemeyen insanlar vardı. Her ne olursa olsun yaşayanların gayet iyi bildiği bir hiçbir yere ait olamama duygusu vardır. Bunu kırabildiğim, içinde kendimi eğreti görmediğim tek mekandı Şehr-i İstanbul. Düşünceler birer birer akarken zihnimden çok uzun bir süreden sonra ilk defa kendimi çevremdekiler olmadan görüyordum. Hem de ironik olarak kronik bir yalnızın sıfatlarıyla. Elimde en güzel ve iğrenç yanlarıyla bir ben vardı. "Mütemadiyen iyi olacağım diye çok façalar yemiş, bir kez hata edince hepten yenik sayılmış, elinde elle tutulur hiçbir şeyi olmayan bir ben." olarak kendimi tanımlayacak kadar sinirlerim bozulmuştu. Mutlu olamadım bari adam gibi üzüleyim dedim. İstanbul'un ışıkları hala altımdayken beni her zaman karaciğerimden vurmayı başarmış son iki buçuk dakikası başladı şarkının. Kulaklarımı acıtacak kadar yüksek bir ses seçmiştim. Hayatım gözümün önüne geliyordu. Sözler ve düşünceler. Benim ibaret olduğum şey bunlardı. Havaya karışıp sonsuzlukta önemsiz ekolara dönüşmüş soyutluklar. Somut hiçbir anım yoktu hissedebileceğim. O an hayatımda hiç olmadığı kadar nefret ediyordum her şeyden, herkesten ve en çok da kendimden. Ağlamaya başladım. Titreyerek, yer yer nefes alamadan ağlıyordum. (Sonradan Liam Gallagher gibi bir kıronun yazdığı şarkının beni nasıl bu hale getirebildiğini idrak etmeye çalışıp başaramayacaktım.) Ekranlardan okudum, giderek uzaklaşıyorduk İstanbul'dan. Ne kadar sürdü, şarkı kaç kere çaldı hatırlamıyorum. Kafamı sola çevirebildiğimde uçuşun başında bana üzülen gözlerle bakan kız şimdi bana korku dolu bakışlar atıyordu. "Tabi .mına koyim. b.k var ya kork. tipli olsam içten içe nasıl da üzülür nasıl da 'veriyim de geçsin' derdin di mi. biz insan değiliz zaten god.ş!" diye kükreyecek gibi baktım. Gözlerini kaçırdı. Neredeyse tamamen mahvolmuştum. Müziği kıstığım sırada alçaldığımıza dair bilgiler veriliyordu. Sert şekilde indi uçak Antalya Havaalanı'nın tanıdık sıfatsızlığına. Ne olacak yani, indirmişlerdi bir hafta kadar kalkık olan g.tümü en sonunda.

Uçaktan inen son yolcu bendim. Yine Cats in The Cradle çalıyordu. Artık çok fazla şey fark etmezdi. Kaybedecek bir şeyi olan adam korku duyardı. Benim duyumlarımsa çoktan körelmişti. Sorun İstanbul'da ne olup ne olamadığı değildi. Büyük hikayenin bir kısmıydı o. Büyük hikaye de yazarı tarafından b.k ediliyordu. Antalya'ya ayak basışımla birlikte önce otoparkta var sesimle "ağzına s.çayım lan senin" dedikten sonra yüzeysel düşünmeye başladım tekrar. Antalya ile İstanbul arasında ne fark vardı ki? Aynı ben, aynı düşüncelerim, aynı kişiler, aynı şeyler. Kafeinini alamadığım gibi bayılacağım paradan ötürü de sinir duyduğum takside giderken sorumun cevabı karşımda apaçık duruyordu. Baktığım her yerde aradaki farkı görebiliyordum. Birinin kılıfı gerçekten çok daha iyiydi ve inanılmaz bir fark yaratıyordu gibi görünüyor olsa da aslen biri bir diğerinin "olmuş" haliydi. Antalya bir devlet müzesiyse, İstanbul bir modern sanat galerisi, Antalya TV8'se, İstanbul CNBC-E', Antalya Memurevleri Mahallesi'yse, İstanbul Maslak, Antalya bensem, İstanbul Kemalcan Aygül'dü. Güldüm. "Belki bir gün buradan kurtulabilme ihtimali dışında sevdiğim hiçbir şeyi yoktur Antalya'nın" dedim. Uçuş sırasında gelmiş bir mesaj olduğunu fark ettim. Gelişime sevinen bir takım kelimeler vardı sevgilimden gelen. "Hay s.keyim komple İstanbul'u ulan!" dedim. O yolculuk sırasında iflağımı s.ken bütün şarkılara ve düşüncelere inat She is Love’ı açtım ve gülümsedim. Bu sefer alaycılık gütmeden yalnızca gülümsedim.
[MP3] Radiohead - Packt Like Sardines In A Crushd Tin Box
[MP3] Skid RowCats in the Cradle
[MP3] OasisBorn on a Different Cloud
[MP3] OasisShe is Love

Etiketler: ,

Pazartesi, Kasım 19, 2007

Se Terminant le Parfait

Yazamıyorum. Olmuyor, olamıyor. Çünkü dibini görmeye çalışıyorum. Bunu bir takıntı haline getiriyorum. Bari bunca şeyden sonra diye bir düşünce kaplıyor içimi. Çünkü biliyorum. Biliyorum ki ne yazarsam yazayım, ne kadar yazarsam yazayım tatmin etmeyecek beni. Bu yüzden de tıkanıyorum. Hala sana karşı bir seviye sorumluluğu hissediyorum. Hala hakkında cümle kurmadan önce ürküyorum. Bu çocuksu bir şey değil, değerle alakalı. Değer vermekle, benimle, seninle değil. Sana sonsuza kadar yazılar yazabileceğimi zannederdim ama gel gör ki şimdi başaramıyorum. Nedir ama yani! Benim sana kolayca yazıp bir solukta sonunu getirdiğim şeylerim de olmuştu. Onların da bazılarında bu tuhaf Fransızca başlıklar vardı. Her biri senin hakkındaydı. Hepsi de birer ağıttı. Biliyorum sonradan aklıma keşke bunu da ekleseydim dediğim çok cümle gelecek. Kolay değil insanın bütün birikimini bir anda kullanması. Hele insanın hayatının en uzun ikinci perdesini anlatması hiç kolay değil.

Senden önce de tesadüf, talihsizlik, günlük fal, milli piyango gibi şeylere inanırdım, ama iyi şans denen şeyin varlığını kabullenmem senden sonra oldu. Ya da ben öyle zannediyordum. Bakma hala düşününce aralarında okyanuslar olan iki insanın bir asosyal vasıtasıyla tanışıp bu noktaya gelebilmiş olmasına muazzam derecede şaşarım. Zaten hep bir tesadüf, tuhaflık ve ironi karmaşası olmuştur sen ve ben olan hikayeler. Eh, kolay değil tabi. Onca ay, onca zaman. İyi kötü anılar oldu. O kadar yaşanmamışlığa bu kadar anı sığdırmak da en başta gelen ironilerdendi. Ama bu hikayedeki en büyük ironi bendim. Kabul edersin biraz olsun aptallığımı gizlemek için böyle diyorum. Benim hep, her şeye rağmen, en başta sana rağmen sabit kalmış olmam ve bütün bunlar olurken senin beni "nasılsa geri gelir" diyerek tekmelemiş olmanı görmezden gelmem ancak bir ironi olabilirdi, en edepli tabirle. Gerçi görmezden gelmek konusunda seninle aşık atabilmeme olanak yok. Kimi kandırdığını sanıyordun ki? Ortada duran en belirgin gerçeği hep yok saydın; sana aşık olduğumu. Olmamalıydı, yaşanmamalıydı ya. Sen hep böyle derdin. Çok da başarılı oyaladın durdun beni. Kah hayatından, kah insanlardan, kah şansından dert yandın bana. Benim nasılsa hep aynı noktada sabit kalacağıma inandın. Bu oldu üstelik. Ben yalnızca kalmadım. Ben olduğum her şeye, fikirlerime, birikimime, felsefi meraklarıma, yani beni şu bahsetmelere doyamadığın diğerlerinden/g.teleklerden ayıran her şeye rağmen kaldım. Çünkü acıyordum haline. Dert yandığın zaman, şikayetçi olduğun zaman. Sana kıyamazdım, yapamıyordum. Güzelim İstanbul'u bile suçlardın kendi noksanlıklarına kılıf olsun diye. Ona bile ses çıkartmazdım. Zaten ilk bu konumlarda koymaya başlamıştı bana olanlar. Beni zaten hiç haz etmediğim bir şey yapıp bir grubun içinde kategorize etmekle kalmıyordun, alenen "sana aşığım" diyen birine "sen tek değilsin" de diyordun. Bunun ne kadar acı verebildiğini hiç düşündün mü? Ya da kendimden defalarca nasıl da iğrendiğimi?! Bana bazı adamları anlatırdın, seni nasıl üzdüklerini. Çok benzer bir sebepten, seni sevdikleri için. Onları bana anlatıp moral bulurken hiç benim ne hale geldiğimi aklına getirdin mi? Böyle b.ktan bir kitle var ben bunun içinde görülüyordum. Ama kabul et ben tektim. Şu .mına koduğumun diğerleriyle olan hikayelerini bile dinledim ben bizzat senin ağzından. Hatta çözüm ürettim, hatta "böyle mutsuz olmandansa biriyle mutlu olmanı tercih ederim" bile dedim. Bir şey çok açık; ben senin bugüne kadar tanıdığın hiç kimseye benzemiyorum! Bunu neredeyse sen de söylüyordun. Hani şu bana "hayatımı kurtardın/iyi ki varsın" dediğin zamanlar. Ah senin ucuz lafların yok mu.. Ama işe yaramadığını söyleyemem. Bunun sen de farkındaydın. Beni kullanıp kullanıp atarken. Oysa ben rasyonel bir adamdım. Gayet de durumun gerçeklerinin farkında olup "evet ikimizin de hayatında birileri olabilir, bunu anlayışla karşılarım" diyordum. Senden tek istediğim vardı oysa, dürüst olman. Sen bunu yapmadın. Üstüne üstük beni bir köşede kısıtlı bir hayat sürmeye mahkum edip kendini özgür bıraktın. Ne zaman oldu ki ben bunun üzerine gidip seni sorguladım o zaman bana yepyeni sıfatlar yapıştırdın. Abartan Deniz, saçmalayan Deniz, öff Deniz.. Gülüyorum ağlanacak halime. Asla "seni seviyorum, lütfen gel" dediğinde bunu kastedip kastetmediğini bilemeyeceğim. Bir daha asla'lı çok fazla cümle kurabilirim şu anda ama yapmama luzum yok. Nasılsa bunu da umursamadan köşeye iteceğini biliyorum. Ancak bana zor gelecek. Kolay değil, ben bir zamanlar senden ibarettim. Fedakarlık göstermekten, gösterdiğim fedakarlıktan asla pişman olmadım. Ben bir ömrü sana adayabilecek durumdaydım, oysa sen hep bana 6 dakikayı çok gördün. Kaldı ki aslında sen de benden ibarettin. Ben defalarca kendimle konuşuyormuş gibi hissettim senin karşında. Çünkü benim kurduğum cümlelerden öteye geçemiyordun. Belki fark etmedin ama üslubun, vurguların, cümlelerin bile aynıydı. Bundan rahatsızlık duyuyordum ben. Çünkü zamanında senin için ettiğim lafları senin sadece benim için ettiğini söylemek yalan olurdu. Hayallerim vardı, seninle dolu olan. Bir sürü şey. Hayatımın olgunluk çağını yaşayacaksam böyle ve seninle yaşayayım diyordum. Bizi gerçek anlamda biz olarak düşünmeyi denedim. Sonra biraz empati yaptım, senin tarafından bakmaya çalıştım, senin baktığın gibi. İşte bu hikayeden ilk iğrendiğim anlardan biriydi o. Hem kendimden, hem de senden. Sen beni diğer yarın olarak görüyor olamazdın, benim seni gelecek bütün yarınlarım olarak görmeme tezat. Ortada sevgiye dair bir şey yoktu. Hep bir boş beklentiydi yalnızca. Bir gün gelecekler sardı her yerimi. İki kişinin birbiri hakkında seksüel düşünce geliştirememesi iyi ihtimalle, ve keşke, çok saf bir aşktan dolayıdır. Oysa bizde düşüncesi bile iğrenç geliyordu. Bu yalnızca bir örnek. Belki geriye baktığında sırf bu yüzden beni sapık olarak da nitelendirirsin. Sonuçta ne yaparsam yapayım senin için hep son 15 dakikadaki halim oldum ben. Ben senin ettiğin her lafı, yaptığın her hareketi zihnime kazırken.

Böyle olsun istemezdim, hala da istemiyorum aslında. Çok sevmeyi isterdim. Yol vermedin, ben neyleyeyim? Bu arada dinlediğim her şarkıyı kendi içimde sana ithaf ettiğimi ayrıca belirtmeme gerek yok sanırım. Sonuçta müzik en yoğun ilgilendiğim sanat dalı biliyorsun, olsun o kadar da. Ama özellikle paylaştığım bir-iki eseri de p.ç etmen olmadı bence. Hala bir yakışıklık arıyorum ya ben, o da güzel.. Bu da mesela düştüğüm yanılsamalardan biriydi. Yahu inanır mısın ben seni, sanatla, politikayla, ciddi şeylerle, 70'lerin rock müziğiyle, şiirle, vesaire ile ilgilenen biri sanmıştım. Bugüne kadar da hep öyle bir yanın olduğunu ama zamanı olmadığını düşünmüştüm. Kendime s.ktir çeksem abartı olmaz bu mevzuda. Seninle yapabildiğim en derin konuşma, derin biriyle yaptığım en yüzeysel konuşmanın yanında 9 kilo mayonez yiyerek intihar etmeye çalışan bir obez kadar zavallı kalıyor. Hani sıklıkla kullandığım ve aslen burada geçmiş olan bir lafım var; "sen düşün diye var o beyin". Evet gerçekten de sen düşün diye var o. Asıl bana lazımmış o farkındalık. Şu yaşta hala lise 1 aşkları edebiyatından fazlasını yapamayan birini eylemekle harcadım zamanımı. Ama tabi ki konu sen olunca benim zamanımın bir kıymeti yok. Temeldeki hata da bu değil miydi zaten. "Sen anlat ben zaman yaratırım" ve "dehşetengiz şekilde göze hitap ediyorsun" söz öbeklerime sırasıyla "yapman lazım zaten" ve "biliyorum" diyen üstüne de sanki çok hoşa gidecek bir iş yapmış gibi 9 yaşında şımarık bir kız gibi gülen sen değil miydin? Sabrımı gösterdim bugüne kadar. Sana rağmen seni sevdim. Ancak yeter artık! Sen benim gibi kimseyi tanımamış olabilirsin ama ben senin gibi çok fazla sayıda insan gördüm. Aralarından tek gülüp de geçmediğim sendin farklı olarak. Sen, İstiklal Caddesi'nde yavaş adım yürürken konuşmalarına şahit olsam "ne salak bi kız lan" diyeceğim insanken her nasıl olduysa hayatımın merkezi haline geldin. Bu bile mevzu değil aslında biliyor musun? Bana çektirdiklerini düşününce. Artık senin hakkında söylenenlere karşı gelmiyorum. Seni tanıyan benim dışımda herkes bir şekilde senden, bana yaptıkların yüzünden, nefret ediyor. Çok da haklılar. Sonumun şımarık bir çocuk egosunun mastürbasyon malzemesine vardığını düşündükçe daha da çok haklılar diyorum. Böyle düşünmeyi ben tercih ediyor olsaydım keşke. Keşke biraz daha farklı biri olsaydın. Keşke biraz olsun insan olsaydın. Düşünceli gibi olmaya çalıştığın zamanları da biliyorum ben. Belki hayatında tam olarak yer etmemi bekledin ama sana bir sürprizim var; artık çok geç! Bugüne kadar sunmadığın her şey için, söylemediğin bütün sözler için, varsa paylaşmadığın bütün sevgin için artık, çok, fazlasıyla, geç!

Şu noktadan sonra benim tarafımdan yapılıp senin umursamana neden olacağına inandığım tek şeye yöneliyorum. İster inan, ister inanma ben gidiyorum! Uzun, üstelik çok uzun bir zaman bütün umutlarımı, planlarımı, hayallerimi bağladığım bu deli halayından ayrılıyorum. Hiçbir zaman kolay olmadı bunu yapmak. Hala ellerim titriyor diyebilirim. Sonuçta bir anda bu kadar çok şeyi yok etmek çok zor. Ama ne zaman bu konuda zorlanıp, sana karşı tekrar bir şeyler hissedecek gibi olsam kendimi düşünüyorum. Bana yaptıklarını ve ilerde yapacaklarını. Hayır, benim seninle zaman kaybetmek gibi bir lüksüm yok daha fazla. Belki başka bir zaman, başka şartlar altında biraz daha fazla dayanabilirdim. Ama değişen ne olursa olsun sen aynı kalacağın için yalnızca kendimi kandırır olurdum. Aynı şehirde, karşılıklı dairelerde yaşıyor olsaydık bile. Her istediği alınırken bir anda elde edemeyen bir çocuk gibi hisseder misin bu diyeceğim üzerine bilmiyorum ama, evet, sen benim için yeterli olamadın. Senin kendine ait bir seviyen benim olduğu gibi. Sen benim için bir kamburluk nedeniydin, sürekli yerlere bakmak zorunda kaldığımdan. Sen, kendin gibilerle yarı-uyanık bir algı ile yaşamaya devam et. Orada lütfen hep nefret etmeme neden olduğun erkek isimleri olsun. Kesinlikle ben olmadığım sürece dert değil. Mezun oluyorum senden sayılabilir. Bir şey çok açık. Benim bir geleceğim var seninse bir geçmişin. Yüzleşmelisin. Bunu asla yapamayacağımı sanmıştın değil mi? Hiç bana kalkıp da "bunu yapacak kadar alçak olabileceğini düşünmemiştim" ayağı yapma. Burada yüzünü karanlığa saklamasına neden olacak ayıpları olan sensin, ben değilim! Hiçbir suçluluk da duymuyorum. Eğer sen beni düşünmüyorsan, ben kendimi düşünmek zorundayım. İnanmıyorum bunun aksine söylediğin hiçbir şeye! Yeterince zaman geçti. Dediğim gibi senin için artık çok geç. Şayet o kadar istekli olsaydın g.tünün keyfi adına beni terk ettiğin buz gibi caddelerde ben seni hala beklerken bir ses ederdin. Üzgünüm, ben ne p.ç, ne gözlüklü, ne sarı saçlı, ne de paralıyım. Senden epeyce farklıyım yani bu açıdan. Hem noksanlığı da neden dert edesin ki? Nasılsa benim gibi zihnen sömürebileceğin daha çok kimse bulursun. Yanında olduğunu zannettiğin insanların beni unutturması en fazla birkaç gününü alacaktır. Daha sonra tıpkı benimle olduğu gibi tek taraflı fayda sağlamaya devam edersin bir başkasıyla, bir diğeriyle, bir diğeriyle.. Benim sadece mutlu olmaya yetecek kadar olanağım ve kapitalizmden nefret edecek kadar fakir ama sosyalizmin deli saçması olduğunu fark edecek kadar zenginim diyebilmemi sağlayan bir aklım var. Bunlar da bana yeterlidir devam etmem için. Ha, bir de dostlarım var. Biliyorum onlar her zaman olduğu gibi yardımcı olacaklar bana. Bu arada senin yaptıkların yüzünden bürüdüğüm saçma sapan bir ruh hali yüzünden en yakın arkadaşımı kaybettiğimi söylemiş miydim? Eh, kesinlikle s.kine sallamayacağı biliyordum zaten. Her zaman bu kadar tahmin edilebilir olmuştu hallerin. Aklıma gelmişken, egocuğuna söyle biz hepimiz senin neden her fotorafının açılı olduğunu biliyoruz.

Şimdi arkamdan nefret dolu laflar edecek beni çok çirkin şekillerde hatırlayacaksın. Belki ağlarsın bile belli mi olur.. Ama bu, senin için heba ettiğim son günüm olacak. Benim ne kadar iyi biri olduğumu en çok bilenlerden biri olarak böyle şeylere kalkışmak için cidden iyi sebeplerim olduğunun farkındasındır. Denedim, defalarca denedim. Bu mektubu ilk yazışım değil bu. Gidip bizzat ellerine sokup bırakmaktı aslında hayalim ama sanmıyorum buna bile değeceğini. Ben bir süre çok fazla acı çekeceğim. Kabullenemeyeceğim, kendime küfredeceğim ama en nihayetinde arınmış olacağım ve yoluma devam edeceğim. Benim için benim bilmediğim bir şey hazırladıysan da öğrenemeyeceğim için pişmanlık duymuyorum. Ben buradayken yapmadığın şey için üzülemem. Sen sırf beni Türkçe'deki en güzel dişi isimlerinden biri olduğunu düşündüğüm adından soğuttuğun için bile çok kötü bir insansın Eylül. Aslında işin tuhafı şu anda seninle gerçekten bir arkadaş olarak devam edebilirdim. Ancak hayatına uzaktan bakmaya dayanabileceğimi sanmıyorum ve merak ediyorum yıllar sonra bir gün aklıma gelirsen seni nasıl hatırlayacağım. Belki bir gün bir yolda karşılaşırız da sen beni görmezden gelerek intikam aldığını zannedersin. Ben sana karşı kin tutamam. Beni sen mi kötü biri yapacaksın! Bu yüzden bundan sonra tıpkı hayal ettiğin gibi bir hayat yaşamanı diliyorum. Umarım bir gün yaşamda istediklerini elde etmiş o kadın olarak düşlediğin aileye sahip olursun. Ben senin mutluluğuna mani olmayayım. Keşkelenmenin vakti doldu. Umurumda da değil zaten. Seni ne bir hata ne de bir leke olarak etiketliyorum. Senin kendine moral verecek birine benim de kendimi mutlu gibi hissetmeye ihtiyacım vardı. Noktayı koyabildiğime hala inanamıyorum. İnanamıyorum bana başka bir seçenek bırakmadığına.

O yüzden Eylül, en iyisi sen hep böyle olduğun gibi kal, uzakta kal, hoşçakal!..

Etiketler:

Perşembe, Kasım 08, 2007

Birey Hali Üzerine Müzikal Masturbasyon

Hayatın süresince on binlerce şarkı işitirsin, bunlardan binlercesi hoşuna gider, bunlardan yüzlercesi hakikaten hoşuna hepsini ezberleyecek hale gelene kadar gider, bunlardan onlarcası diğerlerinden ayrı olur ve üzerinden ne yıllar, insanlar, olaylar geçse bile değerini yitirmez. Şayet müzik yaşamın soundtrack'i ise onlar senin triple-cd koleksyonun olur. İşte o onlarcadan birkaçı senin için özel ve değerli olmanın son raddesine ulaşır. Çok değil en fazla 15 tane falan olurlar. Ancak bunlar gerçekten zihninde en derin izleri bırakanlardır. Belki çok bilinen şarkılar da yer alır bu grup içinde, belki de bir albümden kimselerin hatırlamadığı altıncı şarkı da. Bunlar seni tam olarak tanımlayan, seni en fazla hüzünlendiren, en fazla neşelendiren, en fazla dalyana getiren, en önemlisi de ne olursa olsun sana kendini yalnız hissettirmeyen şarkılardır. Artık o şarkılar sana, yalnızca sana aittir. Evvela şu noktaya kadar daha iyisini bulamadığımdan kullandığım reklamcı üslubundan ve bir takım İngilizce terimlerden ötürü özür dileyerek bu yazıyı "o şarkılardan birine" ithaf ediyorum. Tender.

Epeyce geç hatta bir arkadaşım vasıta ile tanıştığım bir şarkıydı bu. Aslında ben de bu gecikmeye katkı sağlamıştım. MSN Messenger'ı adeta delirmiş bir dosya paylaşım ağı gibi kullandığım zamanlarda ne olduğunu hatırlamadığım bir sebepten edindirilmiştim bu şarkıyı. Sanırım iki ay kadar bir zaman sonra ilk defa dinlediğim sefer olmuştu. Yumuşak, 19. yüzyıl sonlarında geçen Amerikan Batısı filmlerini andıran bir gitar melodisi ile açılıyordu. Halihazırda eski kayıt fetişisti olan benim için etkilenmemek gibi bir opsiyon yoktu. Arkasından gelen melodi ile iyice ısınagelmişken modern müzik dünyasında yaratıcılık anlamında takdir edilesi birkaç adamdan biri olan Damon Albarn'ın o güne kadar (ve halen daha) bir şarkıya verebildiği en güzel vokal performansı başladı. "Tender is the night, lying by your side" derken. İşte o andan şarkının sonuna kadar geçen ilk dinleyişim tek kelime ile özetini çakıyorum büyüleyiciydi. Tender, basitçe "brit-rock şarkısı" denilmesini 445 kere ayıp oldurucak kadar açılımlı ve arzulu bir şarkıydı. Müzik, ritim, sözler ve yarattıkları ahenk beni oturduğum yerden kaldırıp yerden yüzlerce metre yukarıya, ılık bir yaz gecesinde bulutların arasına çıkartıp tarifsiz derecede mutlu ederken aynı zamanda yukarıdan baktığım hayatıma tüm realizmi ile şahit olmama sebep oluyor ve adeta o mesafeden bana k.ç kadar gelen odamdaki duvarlara yılmadan çarpıyordu beni. Tuhaf bir hissiyat yaratıyordu bu müzik bende. Mutlu olmak istiyor ama bunu yapmaya vicdan bulamıyor gibi hissediyordum. Hayatta kaybettiğim ne varsa hepsini bir bir hatırlıyor, her birinde ağlamaklı hallerle kendime ve evde alkol olmamasına küfrediyordum. Yapayalnızlığı en dipten hissettiğim anlardan biriydi o ve ben, yalnızca geçir gidenlere bakakalan bir kaybetmişten beter durumda, bir kabullenmiş durumunda, kalmıştım. Buydu işte müzik diye tanımlanacak şey. Ne hayvani bir teknik, ne de saniyede 22 nota basımı. Bu kendini Pink Floyd ile sarhoş edenlerin gayet iyi bildiği bir şeydi; his. Üstelik belli bir tane de değil. İnsanı mutluluk, keder, pişmanlık ve şükür arasında paramparça eden bir karışıklık. Şarkıda da "Lord I need to find, someone who can heal my mind" diyordu. Zaten bu bana karşılık gelen birkaç cümleden biriydi. Hala inatla söylemek zorunda kaldığım bir isyanı anlatan. Aynı zamanda "Come on, come on, come on, get through it" de diyordu ama ne fayda.

Ama önemli olan bunlar değildi. Ben bu şarkıya karşı önlenemez bir aitlik duygusu taşıyordum. Daha doğrusu bu karşılıklıydı. Tamam belki paramparça ve hüzne yakındım ama yalnız değildim, gerçekten de bu çalan şey yanımdaydı. Tamamiyle bana aitti. Sanki benden başka hiçkimsenin bunlara hissederek bu şarkıyı dinlemesine tahammül edemeyecekmişim gibi geliyordu. Benimdi diyorum ya işte. Tıpkı Money For Nothing, Lithium, Strange Transmissions, Passive, You Get What You Give gibi. Çünkü hayatta karşılaştığım her çeşit b.ktan duruma uyabiliyordu. Bir zamanlar "Lord I need to find, someone who can heal my mind" lafı beni en çok üzendi şimdiyse "tender is my heart for screwing up my life" bunu devraldı. Aslında bunun dev bir ironinın parçası olduğuna dair paranoyalar da kurmuyor da değilim, tıpkı bütün bunlara bir son vermeyi düşünüyor olmam gibi. Her neyse.

Tender harkulade bir şarkıdır. Biraz tezat olacak şekilde aşağıda paylaşmak maksadı ile linkini koydum. Dinleyin, dinletin diye. Bana ait olmayan her durumda istediği rolü istediği kadar "yaffs çok süprr bi şarkı ylldım sana=))" alsın benim için ifade ettikleri herhalde bir ömür aynı kalacaktır.

"Oh my baby, oh my baby, oh why, oh my.."
[MP3] Blur - Tender

Etiketler: ,

Pazar, Ekim 14, 2007

Kişisel Blogu Kişisel Amaç İçin Kullanmak

Bu, benim dışımda hiç kimsenin ilgilenmesi için bir sebep taşımayan şeylerden biri yine. Aslında bu kurduğum -tıraş- giriş cümlesi biraz anlamda yetersizliğe sebep oluyor. Aslında bu yazı benim dışımda 2 kişiyi daha ilgilendiriyor. Aslında şimdilik sadece ben onların da ilgileneceğini varsaymak istiyorum. Özür dilemek konusunda performansım hiçbir zaman iyi olmamıştır. Şu an da ne derece başarısız olacağım meçhul. Yine de denemek zorunda olduğum bir şey bu. Hani bir noktada bir yanlış anlaşılma olur ve kişilerin düşüncelerinden dolayı gerçekleşecek olaylar da bu yanlış anlaşılma yüzünden b.ka sararak ilerler ve zaman içerisinde işler iyice içinden çıkılmaz bile hale hatta daha kötüsü kopma noktasına gelir, sonuçta birey birey mantıklı olan şeyler bir araya gelir ve "bişeyler oldu" olmuş olur ya; işte bu durumu, üstelik baya t.şşaklı sayılabilecek cinsinden, yaşamaktayım bir süredir bu 2 kişi ile. Onları suçlayamam olan bitenler için, kendimi de suçlayamam aslında. Zira ortada aslında olmayan şeyler yüzünden yaşanıyor bunlar. Hep 1 ile 10 arasındaki sayıları çok yalnız sayılar olarak yer ettirirdim zihnimde. Sonradan sonraya aslında bunları en önemli topluluk oldukları gerçeği geldi. Sonuçta diğer bütün sayıları onlar kuruyorlardı kendi aralarında. İfade edemeyeceğimden aradaki kısımları atlıyor ve şöyle bir sonuca bağlıyorum asıl kısma gelmeden; tamam, madem kendimi kendimden çıkarınca illa ki 0 kalacak, o zaman o noktaya kadar insanlarla tatsız/gereksiz münakaşalar edip irrasyonel olarak 0/değersiz olmanın manası yok. Neyse.

Açık Mektup 1: Naber? Ben eskiden sana bunu sormaya çekinirdim, hatırlıyorsundur. Evet, bence de son derece salakçaydı. Biz evvelinde kralını yaşamıştık zaten yanlış anlaşılmanın. Zaten bunca zamandır konuşuyor olup henüz çok yakın bir geçmişte tanışmış olmamızdan da belli oluyordu. Ben halen daha tarifsiz bir pişmanlık duyarım bundan. Şimdi bile sana tam manasıyla aktarabilmemin yolu yok. Geç oldu, güç de oldu oldukça. Olsun, oldu ama sonuçta. Neyse, mevzu bunlarla ilgili değil biliyorsun.

Nilüfer* kimdir Tanrı aşkına! Aynen böyle çemkiren bir tonda bahsedebilirim an itibariyle. Hakikaten. Sence ben hiç tanımadığım biri için sana kızacak kadar iğrenç biri miyim? Gerçi bana o akşam, o kadar reaksyon gösterten şey belli bir kişi ve ya durum değil tutumundu. Senden duymayı beklemezdim o lafları. Bir anda ne kadar da değersizleşebildiğimi gördüm senin için. Bu da beni üzdü tabi bir hayli. Ben hala abartıyor olabilirim. Emin değilim gerçekten de. Henüz o kadar da tanışmadığımızdan bilmiyorsun ama ben yeri geldiğinde çok aşırı alıngan olabiliyorum. Var böyle kronik güven sorunlarım. Seninle zerre ilgisi varsa Arınç** olayım. Ama senin söylediklerinden sonra tutamadım kendimi. Aslında burnuna çaktığımın Facebook'u izin verseydi (bilmem kaç karakter sınırı) çoktan hallolabilirdi bu sorun, ya da daha bile büyüyebilirdi. Zira ne yazdığımı hatırlamasam da sert yazdığımı hatırlıyorum. Lafı uzatıp seni sıkmayayım. Bak benim seninle bir sorunum olamaz. Yani henüz bunu ihtimal kılacak bir şey bile olmadı. Belki de bu yüzden o kadar koydu o lafların bana. İnan bana Aslı*** dese bile bu kadar şaşırmazdım. Belki hepsi senin şaka manasıyla ettiğin laflardı, diyorum ya bilmiyorum diye. Hala bilmiyorum. Emin olmadan da bu kadar sevdiğim bir arkadaşımla papaz olmak istemiyorum. Üzülüyorum en açıkçası. Konuşmadığımızdan beri annem "ne oldu" diye soruyor her tekil sayıya gelen günde.

Ben bir de iki de bir "sen beni istemiyorsun" diyordum ya. O güvensizliğimin sebebini biliyorsun, ayrıca aşağı da yazıyor. Sen bu yüzden incittiğim tek kişi değilsin. Bu daha az üzgün olduğum anlamına geliyor gibi anlaşılmasın. Bizim kadar tuhaf insanların şöyle iyisinden bir tartışmadan önce oturup mantıklıca "tartışacak mıyız" diye sorması lazım biliyorsun ki. Daha çok işimiz var hem seninle. Sen olmazsan, ben olmazsam Aysan**** ne olacak? Ben kiminle kişisel başarısızlıklarımın muhasebesini yapacağım. Yahu başka kiminle gökyüzü çoğunluğa iğrenç gelen bir griye döndüğü zaman mutlu olacağım? Ben aslında kısaca "özür dilerim" diyemediğim için bütün bunları yazdım. Ayrıca senin gibi birine sade bir özürden daha kapsamlı bir şey yazmam gerektiğini de düşünüyordum. Sonuçta baya bir tuhaf oldu, olması gerektiği üzere. Tuhaflığa da nereden kanaat getirdim dersen, hiç kimse Timebomb gibi bir şarkıyı morali bozukken dinlemez.

..

Açık Mektup 2: Off.. Bildiğim bütün cümle kalıpları ancak bu kadar iktidarsız olabilirdi an itibariyle. Özür dilemek adına laf edecekken bile bizim nasıl ve ne şekilde buralara gelebildiğimize inanamadığımdan parmaklarım kililenip kalıyor. Biz çok hızlı tanışmıştık değil mi? Sanıyorum bunun da etkisi olabilir şu anki kifayetsizliğimde. Hayatımda ilk defa bir şey bu kadar hatasız seyrediyordu. Öyle ki "bu kadar iyisi olamaz, kesin bir b.k çıkacak" bile demiyordum artık. Hani ben sendim, sen de bendin ya. Kendimi tebrik etmek istiyorum izinin ile; kendi kendimle bile doğru düzgün iletişememeyi başardım sonunda.

Kontrolsüzce samimi olmamızdan asla şikayetçi ya da pişman olmayacağım, olmadım da. Sadece zor bir dönemden geçiyordum (bkn: yine aşağıda yazanlar) ve kendimle paylaşabileceğim her şeyi seninle paylaşabileceğime güvendim. Bütün o ruhsal gelgitleri. Gerçi yer yer kısıyordum da bu tepkilerimi. Mecburdum. Kontrolüm bende değil ondaydı biliyorsun. Tamam, ondan nefret ettiğinin farkındayım ve lafı buna getirmeyeceğim de zaten. Ama içmeden yüksek promillerde seyir eylediğim o akşam sana "gidiyorum ben her şeyden uzağa" dediğimde sen zannettiğin gibi kaçtığım şeylerden değildin ki. Hatta sen arkada bırakmaktan en fazla korktuklarımdandın. Ben neden gidemedim sanıyorsun? Yine de son dönemler dahilinde pek konuşmamayı tercih ediyordum seninle. Sebepleri vardı. Bıktığını düşünüyordum benim şu bitmeyen halimden. Hatta itiraf edeyim "yeter artık be" demenden de korkuyordum. Haklı olurdun ama ben senden öyle bir reaksyon almamalıydım. Çünkü.. sonra aramız bozulurdu.. ironik evet. Eskisi gibi konuşamadığımızdan yakınırken aslında bunu kastediyordum. Ortaya bir şeyler oldu, benden ötürü. Halihazırda paylaştığımız şeylerden sıkıldığını düşünüp onlar yokmuş gibi davranmayı denedim. En sonunda yapamadığım için iletişm tamamiyle koptu zaten. Ama ben ne yapayım? Senin karşında rol yapabileceğimi zannetmiştim ama buna inanmak sadece komikti. En sonunda da dialoğumuza yabancılaştım. Zaten içim duygusal ihtilal dolmuştu. Eskisine döndüremedim. Artık rahatça konuşamıyordum seninle. Seninle ya! Ben boşuna kendimle bile anlaşmayı başaramadım demiyorum..

Bir anda içine düşüverdiğim boşluk hissini anlatabilmeme imkan yok. Tamam, o zamanlar da hayatımda baya bir arazi kapladığını biliyordum ama bir günün gelip de beni sensiz yaşatacağını hiç aklıma getirmezdim. Sen herhangi bir sorun yaşamama imkan olan son kişiydin. ..ve şimdi kadar tuhaf geliyor ki. Adeta aramızda bir uçurum oluştu. Yabancılaştım sana. Fotoğraflarında artık aşırı dostluktan neredeyse sıradan gelmeye başlamış yüz şimdilerde tanımadığım birini gösteriyor bana. Sanki bir daha yıllar sonra birbirimize acı, küçümseme ve pişmanlık dolu bakışını atacağımız o sokakta karşılaşma anına kadar hiç görüşmeyecekmişiz gibi geliyor. Ben kahroluyorum bu fikir yüzünden. Hala Emre***** konusunda dediklerimin aynen geçerli olduğu bir yalan. Hepsi yine o kendimi geriye çekmeye çalışmamdan. Hala sana rağmen nefret ediyorum o b.k kafalıdan. Bilemiyorum. Ama bir gerçek var ki ben sen olmadan devam edebilecek olsam bile o zamanlardaki gibi olmasını tercih ederdim. Çünkü benim için gerçek olamayacak kadar iyi bir dosttun. Hala da öylesin. Özür dilerim. Neden dersen, "g.tün teki olduğum için" diye karşılık verebilirim sanırım. Ama kabul etmezsen de, işte o zaman gerçekten daha benim gidecek çook uzun bir yolum var demektir.. Çok üzgünüm her şey için, çok..

Önemli Not: İlk mektup indie, ikincisi blues, bunları yazan da grunge ise, evet grunge kaybedenlerin müziğidir.
Nilüfer*: Tanışılamayan roman kahramanı.
Arınç*: Dallama.
Aslı*: Dost.
Aysan*: Dişi dallama.
Emre*: Mal.

Etiketler:

Salı, Ekim 09, 2007

Bıkkın Yazı

Bunun da sana yazıldığını biliyorsun. Hem de gayet iyi biliyorsun. Muhtemelen merak ediyorsun devamında senin için neler karaladığımı, hakkında ne dediğimi değil hakkında ne dendiğini. Belki umuyorsun benim yine senin sosyal ortamlarda kendine fayda sağlayabileceğin tasvirler kurduğumu, sadece kendini kendi gözünde daha da yüceltmek için. Mühim değil kimin ettiği lafları, altına attığım saydam imzaların da olmadığı gibi. Söyleyeceklerim var ama sana. Bu sefer her vurgusunu kastettiğimi anlamanı istediğim birkaç bir şey.

Çok yoruldum ben! Kendimi uzun zamandır ayıp olmasın diye atılan sahte gülümsemelerden daha mutlu bir halde hatırlamıyorum. Bıktım dersem olmaz. Bıkmaya hiç fırsatım olmadı daha hırpalanmaktan. Defalarca, daha iki adım gidemeden düşmekten yoruldum ben artık. Sürekli kendimi ayağa kaldırmaya çalışmaktan, aynalarda günden güne mahvolan halime tanık olmaktan, deneyeme korkar olmaktan en çok da sesimi duyurmaya çalışmaktan yoruldum. Kafamda bir ağrı, gözlerimin çevresinde bir acı beni bekliyor uyuyamadığım gecelerden geriye ne kadar kaldıysa. Ben şikayet etmezdim, hatırladın mı? Hiç değilse bu kadarı aklında kalmış olmalı. Benim hala yorgunluğuma inat yorulmuş olmaktan utandığımı biliyor musun? Peki benim artık tutunmaya çalıştığım her şeyden kaçar hale geldiğimi biliyor musun? Seni anlattığım insanlar vardı, dostlarım. Senin yanımda olmaya cesaret bile edemeyeceğin zamanlarda bana destek çıkan birkaç çok iyi insan. Dinlediler nice zaman dilimden dökülen bu masalı. Hiçbir zaman onlara karşı seni savunuyor olmaktan rahatsız olmadım. Hepsi ama hepsi yüzüme bağırır olmuştu dostları Deniz'i bu pürmelalden çıkartmak için. Hiçbirini dinlemedim. Hak vermedim değil bazen ama her şeyden öte benim için ifade ettiğine inandıklarımı kontrol edemiyordum. Ben tanıdığım bütün insanlara karşı savundum seni, bazen kendime karşı bile. Sen benim asla bitkin düşemeyeceğime inanmak istedin. Bu her zaman daha fazla işine geliyordu. Benim zorda kaldığım bir anımda benim için hiçbir şey yapmayacağın gerçeği bile o kadar ağır gelmemeye başlamıştı. Nasılsa sen benim dizginlerimi nasıl da üstü kapalı acımasızca kullanabileceğini gayet iyi biliyordun. Her zaman biliyordun ettiğin bir iki ufak güzel sözün bana nice şiirler yazdırabildiğini, tıpkı bildiğin gibi çıkıp kendini de götürmekle tehdit ettiğinde ne hale geldiğimi. Ah, o dostlarım. Pek çoğuna tanıklık ettiler benim vasıtamla. İnanamadılar, inanmak istemediler. Bunun o tanıdıkları ben olmadığını söylediler, defalarca. Sonra sana küfür etmeye çalıştılar. Karşı çıktım. İyiliğimi isteyen, beni sonuna kadar taşıyacaklarına söz veren insanlara karşı çıktım.

..ve artık kendimi yorgun olduğum kadar yalnız da hissediyorum. Kimseye güvenemez hale geldim. Oysa inanıyordum eskiden bu hayatta tutunabileceğim dallar olduğuna. Her ne olursa olsun bana koşulsuz derman olacak insanların yakınımda olduğuna. Onlara farklı hiçbir şey olmadı ama ben değiştim. Ben çok değiştim. Bazen sinirlerimin artık dayanamayacağını hissettiğim dakikalar geliyor ve o dakikalar geçmiyor. Ufak, nazik bir çağrımı bekleyen insanları kendimden fersah fersah uzaklara atıyorum. Sizin olduğunuzu kabul etmek istiyorum ama korkuyorum diyorum. Şimdi bunun için ilk defa onca kırık düşünceye rağmen başımı kaldırıp seni suçluyorum bu hayatta bugüne kadar en fazla güvendiğim insan. Her zaman başarılıydın beni umursuyormuş gibi görünmekte. Her zaman da beni talep ettiğin şekil olarak elde etmeyi başardın biraz cümle kurarak. Nasılsa ben hep dünlerden razı uyanıyordum. Açıkça kendine göre defalarca iddia edip, üzerine nutuklar çektiğin dostluk hakkında zerre çaba göstermedin. Ben mutluyken çok kolaydı "ne zaman ihtiyacın olursa yanında olacağım" demek değil mi? Sanki işine gelmediğinde "valla beni hiç bağlamaz, böyle hissediyor olmaman lazımdı" diyerek beni kendi dökük benliğimle bırakan sen değil mişsin gibi.. Sonra da devam ediyorsun, beni kontrolün altında tutmak için inanacağıma emin olduğum şeyler söylüyorsun. "İyi ki varsın" diyorsun, "bana olması gerekenleri hatırlattın" diyorsun. Artık bunlara gerek yok. Beni, bu soktuğun delikten içi boşaltılmış kelamlar kurtaramaz. Böyle demem seni şaşırtıyor mu? Ne halde olduğum hakkında en ufak bir fikrin olmadığını zaten biliyorum da hiç değilse artık yalan söyleme. Ben senin için göze aldığım her şeyden sonra senin için yalnızca bir iletimatör olduğumun gayet farkındayım. Ama bunlar bile değil beni kahreden aslında.

Hani dostlarım demiştim ya. Ben onlara yarı-veda tadında laflar ettim. "Ben gidiyorum" dedim ve bir kesin emir bıraktım: "beni s.ktr edin." Kabul etmediler. Beni ne olursa olsun bırakmayacaklarını söylediler. Hüzünlendim, artık bu sözlerin hiçbirine inanamıyordum. Yıllardır yanıbaşımda olan insanların sözleri bile artık sahte geliyordu bana. Ben insanlara olan güvenimi kaybettim tamamiyle. Ah ama tabi ki senin süper yaşantında böyle streslere ne yer olurdu.. Bunu kelimelere dökmek çok ağır benim için. Bana o kadar çok yalan söyledin ki ben artık tanıdığım herkese inanmaya ürker hale geldim. Bir kez daha bu kadar derin bir çöküşü kaldıramayacağım için de gidiyorum. Nereye olduğunu bilmeden bir süre, birkaç gün, birkaç hafta. Yanımda kalsın istiyorum dostlarım, onlara emanet edebilmeyi istiyorum kendimi ama senden sonra kendim denen enkazdan başka kimseye bağlanamıyorum. Bunlar umurunda bile olmayacak hiç boşuna dilini yorma. Sadece yine beni kendime halime bırakıp yeniden senin istediğin ben olmamı bekleyeceksin. Bugüne kadar ne kadar incitirsen incit gidemediğimi biliyorsun çünkü. Fakat bu sefer hiçbir şeye sözüm yok. Sonunu da kestirmiyorum. İfade bile edemiyorum ki kederimi. Senin için üzülünecek bir şey yok ben kendime yanıyorum, dönüştüğüm şeye, beni ne hale geleceğimi hiç umursamadan hunharca kullanmana. Artık bana karşı dürüst olmanı da ne bekliyor ne de istiyorum. Sen bu hayatta birilerine karşı yalansızsan onlardan biri kesinlikle ben değilim. Duymak istersen diye hala; sana güvenmiyorum! Ben sana yardım edebildiğim sürece varım senin için, ne daha az ne daha fazla. Beni geberttiğin için pişmanmış gibi görünmeye çalışma lütfen. Ben sana bittiğimi haykırırken beni nasıl da kendi vicdanını rahatlatmak için kendimle bıraktığını ben biliyorum ve artık inanmak istemesem de, bütün yanımda olmayı dileyen kişilere rağmen şunu diyorum; hayatta en hakiki dostum kendimim. Sen istersen hala 3 sonra karşımda saçma salak bir "Deniz ama sen de neler demişin öyle tiriviri.." tribine yatabileceğin bir hadise anla bütün bunları. Bak sana son bir şey diyeyim, sen beni hayatta tutunmayı öğrenebildiğim her şeyden, bana "iyi ki varsın" derken bunu kasteden insanlardan şüphe eder hale getirdin ya benim daha kaybedebileceğim hiçbir şey yok!

Etiketler:

Pazar, Ekim 07, 2007

Pazar Depreşmesi

Aklıma bir zamanlar geliyor. Hala hayatı tam olarak kendimce algılayabildiğim dönemden. Asosyal anlamında değil ama kesinlikle daha kişisel olmayı başarabildiğim aylar. Ben bunlara kısa olması açısından 2003 Ekim, 2004 Şubat gibi isimler veriyorum ve şimdi geriye dönüp bakınca o günler bu akşama kıyasla çok farklı hissettiriyor. Hani insanın kafasında geçmişten bazı önemsiz imajlar kalır ama kalanlardır onlar. Demek istediğim insanın zihninde yer eden mezuniyet, ölüm, korku ya da ilk oral seks gibi önemli anlar değil. Alakasız bir şekilde parkta salıncakla yerçekimine hareket çektiğin bir günü hatırlarsın mesela çocukluğundan. Ya da diğerlerinden pek bir farklı olmayan bir günde diğerlerinden pek bir farkı olmayan bir sokakta diğerlerinden kesinlikle hiçbir farklı olmayan bir şekilde yürümeni. İşte bunun gibilerden biri geliyor sürekli gözlerimin önüne. Geldikçe devrik cümle kuruyorum farkında olarak. 4 yıl öncesi, bir akşam. Büyümenin, yaşlanmanın, olgunlaşmanın, odunlaşmanın, deneyimlenmenin, yorulmanın, öğrenmenin, kirlenmenin.. etkilerini gözleyebilmek adına tarih biliminde ilk defa deney yapan tarihçiyi oynuyorum. Bundan daha iyi bir zaman bulamazdım çünkü o alakasız anı kalıntısı 4 yıl önce Ekim başındaki bir akşamdan kalma. Bir yerde Geleceğe Dönüş filminde 1, 27 "jügowatt" ın elde edilebilmesinin tek şansa bağlı olması, o da o yıldırıma denk gelmek olması, olması da olması gibi. Yine de deneyeyim dedim.

Her şeyi takıntılı şekilde aynılaştırmadım tabi. Çok da ciddi bir sonuç elde etmeyi de ummuyorum zira. Sadece aklıma kalan önemli faktörleri aynılaştırdım. Zaten burada faktör diye çok bir b.kmuş gibi bahsettiğim şey yalnızca çalan müzik. Hala ara sıra "ulan aslında bu hayatımda duyduğum en iyi şarkı olabilir" dediğim Radiohead'in Go To Sleep'i. Yine bir akşam. O zaman başka bir evde ikamet etmekteydik ama ışıklandırma ve bilgisayarın durduğu yerden olayı oldukça benzer oluyor. Asıl ortamda o zamandan farklı olarak ben şu anki halimde varım. Merak ettiğim o zaman hissettiklerimle, müzik çaldıkça belirlenlerle şimdikileri karşılaştırmak. Belli konularda nasıl fikir değişimlerime uğradığım da aynı zamanda. Mesela arkadaşlık, kadınlar, sanat gibi. Müzik çalmaya devam ettikçe moralim bozuluyor aslında. Bunun o zaman daha saf bir insan olmakla bir ilgisi yok ama ben sanırım o zamanki halimi tercih edebilirdim. Burada hal derken kastım ben değil, o zamanki durumum. Bir çok açıdan benzeşse de arada aslında uçurumlar kadar fark var. Misal o zamanlar bekardım yine ve açıkçası pek s.kimde değildi. Birey olmaktan, tek olmaktan mutlu olmanın yanı sıra "zaten karşıma algı ve ilgi olarak benzediğim biri çıkacaktır" diyerek fazla kasma zorluğuna girmiyor ve yer yer bunun faydasını görüyor hatta sonuçlarını alıyordum. Şimdiyse yine bekarım ve ülser olacağıma dair kuvvetli bir inanç taşıyorum. Hala "zaten karşıma çıkıcak.." diyorum ama nasıl ki insan okurken iş bulmayı dert etmez de durumlar g.te dayanınca "ne b.k yiycez lan" diye düşünmeye başlar, bu aynen öyle bir durum. Bildiğim şey şu o zamanki bana şimdi benim bu anti-bekarlık üzerine gösterdiğim çabayı anlatsam herhalde saygı duyar ama bir yandan da g.tüyle gülerdi. Buna sevinsem mi üzülsem mi an itibariyle bilmiyorum. Bir bakıma "basitlik mutluluktur" u bayadır anmadığım için güzel geliyor ama bir bakıma da karmaşıklığın sorunları öyle.. öyle şey ki.. tarifi bile yok o derece. Özellikle zamanla bu ilişki kavramının değişime uğraması çok ilginç şekilde oluyor. Daha ciddileştikte, daha duygusallaşıyor, daha mantıklı hale geldikçe, daha bile deli işi oluyor gibi. İnsanlar değişiyor çünkü. Git gide duygusuzu daha duygusuz, acımasızı daha acımasız, düşüncelisi daha düşünceli, salağı daha salak oluyor. En önemlisi de zihinsel birikim artarken oranı yükseliyor. Söz gelimi o zamanlar da sanat ve ilişkilerle münasbetim vardı. Zamanla sanata ayrılan zaman ve beyin hücreleri artıyor, ilişkiler için de geçerli bu. Ama önceden belki bugün olduğunun 5'te 1'i bir birikim aklın yarısından fazlasını kullanırken şimdi çok daha fazlası akılda daha az oranda yer kaplıyor ilişkiler yüzünden. Zamanla ilişkilerin insan hayatındaki yerinin deri koltuktan 4'lü oturma grubuna dönüştüğü aşikar.

Bu deneyde gözlemlediğim bir diğer değişim de ilgi/fayda dengesi. Vakti zamanında ne fayda sağlayacağı sallanmadan tamamen ilgi üzerine kurulan zaman harcanımı yaş ilerledikçe getirilere göre değişiyor. Önceden zevkine kod yazan insanlar (biz böyle "şeyler" idik gerçekten, Soner diye bir arkadaşım var o hala öyledir) şimdi bu işten ne kadar para kazanabilirize bakıyorlar. Bunda yanlış ya da tuhaf bir şey yok. Yapıyorsa tabi ki kazanmak da isteyecek ancak "biz büyüdük ve kirlendi dünya" gibi neo-arabesk bir yaklaşıma girmek istemesem de o zaman bir şeyin sadece keyif alındığı için yapılıyor olması çok daha masumdu. Milyonlarca memurdur bunun en kesin örneği.

İlgilenilen şeyler de değişiyor. Düzenli olarak PowerFM dinlerdim mesela. O dönem internet bağlatısı denen şeyin bana gelmesinin çok uzak olmasından ve korsan CD satanların pek aradığım şeyleri sunamamasından (ama hala arşivlerimde çok hatırları vardır) radyo-kayıt yapıyordum. Bir kaset kaydetmiştim hala durur. 3 şarkı vardı. Go To Sleep, Robbie Williams'ın Come Undone'ı ve tabi ki Eminem'in Loose Yourself'i. İlgilenilen ve ilgiler dahilinle yaratıcılık olan zamanlardı. Algılanış olarak en fazla değişen ama bir yandan da hiç değişmemesiyle başlı başına bir ironi olan yaratıcılık. Üretkenliği de getiriyordu yanında. Bir alete bakınca onun nasıl daha iyi olabileceğini düşünmek hiç de müstesna bir durum değildi o zamanlar. Tabi zaman içerisinde o da değişime uğradı, bu ülke ne endüstri mühendisleri kaybetmiştir böyle.. O zaman üretmek de bir ilgi alanımdı ama en büyük iki ilgi alanım ralli ve Müebbet Muhabbet'ti. Cenk ve Erdem beylere ilk tapmaya başlayışım da o zamanlara denk gelir. Şanslıydım da bu açıdan çünkü (zaman olarak biraz daha geriye gidince) Müebbet Muhabbet'in en güzel dönemi olan Hot TV/NTV Radyo zamanlarına denk geliyordu. Gerçi hala Cenk Durmazel ve Erdem Uygan osursa dinlerim ama tabi o zamanki fanatizmle arada farklar yok değil. O dönemden aklımda kalan ve daha önemlisi bugüne kalan şeylerden en önemlilerinden biri bir kişi, Pelin diye bir arkadaşım. Aynı zamanda internet sayesinde kazandığım ilk dostumdu. Hala Yahoo'nun M.M. mail grubunda mesajlaştığımız zamanlar gelir hatırıma. Şimdi ona ve bana bakıyorum da, hakikaten hayatın güzellikleri derinleşirken dertleri de iğrençleşiyor. Öyle her bakımdan çekilmez olmuyor ama bazen "böyle dikeni varsa affedersin s.çarım ben o güle" denecek noktalara da geliniyor. Henüz "s.kerim böyle aşkın ızdırabını" demişliğim yoktur çok şükür ama oraya gelir kesin bir gün.

Belli bir zaman olarak o akşam değil ama o aralar futürsuzca hayal kurduğumu hatırlıyorum. Genellikle Kuzey Amerika'da yaşamak üzerine hayallerdi her TV çocuğu gibi. O zamanlar olabileceğine inanıyordum, hala inanıyorum ama o kadar değil. "Kalıc bursu kazanıcam ben gidicem bu ülkeden" demek kolaydı. Sonra birileri gelip "önce bir şu g.tü s.kert hele, bak bu ÖSS" dedi. Sonradan sonraya Kuzey Amerika'da yaşamanın köpek gibi çalışmak olduğu öğrenildi ama Türkiye'de de kendi içinde global bir mahalle baskısı yükseliyordu. Mütemadiyen iki ucu boklu değnekti. İşte o zamanlar henüz diğer ucu görünmediğinden kolaydı hayal kurmak. Farklı olarak en önemlisi ise az ya da çok topluma aitlik duygusu başladı. Birden her şeye rağmen bakkala gidip "sonra halleşsek, eyvallah" diyebilmek çok güzel geldi.

4 yıl önce akşam Go To Sleep çalarken ufak bir dünyam vardı. Sonra gerçek dünyam genişledi ama hayal dünyam k.ç kadar kalmaya yüz tuttu. O zaman hayattaki idealim dediğim "tüm zamanların en iyi blues albümünü kaydetmek" ya da "WRC'de yarışmak" idi şimdi salakça gelse de. Onun yerini şimdi kariyer planları aldı. O zaman kadınlar kısmen basitti ve 3 faktörden oluşuyordu, kişisel ego falan da yoktu. Şimdi kadınların Oscar Wilde'ın söylediği gibi "anlaşılmak için değil sevilmek içindirler" olduğu ortaya çıktı ve çok daha karmaşık oldukları ve insana kendini güçsüz, özelliksiz ve basit zannetirme güçlerinin olduğu ve narsizmin kendilerine işlemediği. Bilemiyorum. Pek toparlayamadım. Pek bir şey anlatamadım ki toparlayabileyim zaten. O zamanları özlüyor muyum? Bazen. Şimdiye tercih eder miydim? Pelin'e sordum. "Çok şeker zamanlardı :))" dedi. Bir kere o zamanlar henüz duyduğum bir şarkı bende yıllar sürecek bir hayranlık bırakabiliyordu, şimdi hayranlık bıraksın diye yıllar geçiyor.

[MP3] Radiohead - Go To Sleep

Etiketler:

Çarşamba, Ekim 03, 2007

Echoes, Silence, Patience & Grace

Daha önce bu yazıda ilk single'ı müjdelenen, 2007 yılının en iyi rock albümü iki yılı aşkın süren bekleyişten sonra piyasaya çıktı. Foo Fighters bende hem bir hayal kırıklığına hem de tam tersine sebebiyet verdi bu albümde. Öncelikle ben de bugünün rock müziğinin en büyük grubunun Foo Fighters olduğunu düşünen kitlenin bu şekilde düşünen bir bireyi olarak grubun her albümde katlarca yükselttiği seviyenin bu albümü bir klasik kılacağını düşünmüştüm. Zira bundan önceki, çift disklik Foo Fighters albüm In Your Honour gerçekten "çok iyi" bir albümdü ve grubun saf bir rock sounduyla ne kadar sağlam şekilde oynayabileceğini gösteriyordu. Echoes Silence Patience & Grace'ın bir Led Zeppelin IV ve ya Machine Head olmadığı ortada olmasına rağmen bu kesinlikle albüm kötü demek değil, hatta In Your Honour'dan daha iyi çoğu şarkıda. Fakat bu albüm, dediğim gibi, beklenen kadar daha iyi değil. Yine grubun bugüne kadar ortaya çıkarttığı en iyi albüm olduğu ortada.

Aslen bir death-metal hastası olduğu bilinen Dave Grohl'ün bu albümde diğer albümlere göre çok daha sert şeyler deneyeceği de beklentiler arasındaydı. Zaten Grohl'ün kendisi de "bu albüm sizi yerinizden uçuracak" şeklinde açıklamalar yapıyordu. Ancak baba olmanın ve çıktıkların son turnenin akustik olması sebeptir ki bu albüm ağırlıklı olarak slow ve akustik başlayan şarkıların çatır çatır hard rock'la bitişlerinden oluşuyor. Tamamiyle akustik olan şarkılar da yok değil. Açık ara farkla albümün en iyi şarkısı olan Stranger Things Have Happened ve Dave Grohl'ün "9 yaşımdan beri böyle bir şarkı yazmayı hayal ediyordum, o kadar güzel oldu ki dinlemeye bile kıyamıyorum" dediği Home gibi. Aynı şekilde baştan sona sert olan The Pretender, Long Run to Ruin (bu ayrıca ikinci single olacak), Cheer Up Boys gibi şarkılar da mevcut. Albümün sound olarak özetini ise kanımca albümün en iyi ikinci şarkısı olan Let It Die çıkartıyor.

Albümde grubun etkileşimlerinin çoğunlukla kendilerinden olduğu söylenebilir. Daha önce denenmiş pek çok Foo Fighters soundunun yenilenmesi ve ilerletilmesi albüm boyunca hissediliyor. Bu sefer grup grunge köklerine de dönerek harkulade bir akustik/hard rock albümüne imza atmış. En önemlisi de albümün 54 dakika 53 saniye boyunca asla sıkmıyor oluşu. Zaten 2007'nin en iyi rock albümü derken bu kadar emin olmamın sebebi de budur. Kim Puddle of Mudd ve Lynyrd Skynyrd'ı aynı anda dinlemek istemez ki? Bu albüm hayal kırıkları ve tatminlerle dolu olsa da taş gibi bir albüm olduğunu kabul etmek gerek. Ancak ilk defa bir Foo Fighters albümünde -en güzel değil ama- en sağlam sert şarkı albümün ilk single'ı oldu.
[Albüm] Foo Fighters - Echoes Silence Patience & Grace*

*: Torrent.

Etiketler: